Tek Rus kadın karşılamak

Balkan Savaşları'na dair bazı gerçekler

2020.11.01 11:15 CreativeGrand Balkan Savaşları'na dair bazı gerçekler

Sırplar, 1389’da kaybettikleri Kosova Savaşı’nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ’daydı. Çarpışmalar sona erince Prizren’e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen yaralı Karadağlılara gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: “Tek bir Arnavut’un suratında burun bırakmadık da ondan!” Durham, sonradan Arnavutluk’un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında derin bir infiale kapıldı.
Danimarkalı bir gazeteci de Priştine’de beş bin Arnavut’un öldürüldüğünü, “Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü” yazmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan’a verdiği rapora göreyse, Ferizaj’da yaşı 15’in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan’daki Müslüman nüfus katledilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
Balkan Savaşları’nı bir gazeteci olarak izleyen Rus Devrimi’nin ikinci büyük önderi Troçki, işlenen insanlık suçlarını günü gününe yazan nadir gazetecilerdendi: Prizren “ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar. Yağma, talan ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok.” Troçki, Müslüman köylerini yağmalayıp, insanları katleden ve komitacı denilen çeteciler arasında “entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin” de bulunduğunu öğrendiğinde şaşkına dönmüştü. Yaşananların nedenini de yazmıştı: “Sırplar etnografik istatistiklerde kendi işlerine gelmeyen verileri düzeltme yönünde ulusal bir çabayla, tamamen sistemli bir şekilde Müslüman nüfusu yok etmektedirler.”
Üsküp’e yamaçlarına Arnavut ve Boşnak köylerinin yayıldığı bir vadiden geçerek ulaştım. 1912 sürgünleri ve 1997’deki Sırp vahşetinden kaçan Kosovalı Arnavutlar da bu yolu izlemişti. Şehirde ziyaret ettiğim yerlerden biri tren istasyonuydu. Bir fotoğraf belleğime kazınmıştı çünkü. Şehre giren Sırp askerleri tren istasyonundaki, Osmanlıca adının yazılı olduğu tabelayı kaldırıp, “Skopje” yazılı yenisini yerleştiriyorlardı. Bunun işgalcilerin törensel bir tavrı olmadığı çabucak anlaşıldı.
Üsküp, sırf Türk kimliği nedeniyle, Balkan Savaşları’nda en çok acı çeken kentlerden biri olmuştu. Kumanovo yenilgisinin ardından Üsküp’teki Osmanlı askerleri kentten çekilmişlerdi. Türklerin bir kısmı, askerin arkasına takılıp gitmişti; bir kısmı da çetelerin saldırısı üzerine yollara düştü. Ermeni gazeteci Aram Andonyan, “Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar, hazin kervanlara katılıp Selanik’e doğru inmeye başladılar. Birçok göçmen katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı… Bütün Makedonya’da amansız katliamlara giriştiler.”
Troçki’nin anlattıklarına göre, şehirde gündüz askerler, gece komitacılar işbaşındaydı. “Türk ve Arnavut evlerine girip her seferinde aynı işi yapıyorlardı: Yağmalayıp öldürmek.” Asıl büyük felaket şehir dışındaydı. Üsküp yolunda, her yer yanıyordu. Çamura bulanmış yollarda, aç ve sefil “kör yürüyüşünü” sürdüren muhacirler kurşunlara ya da süngülere kurban gitmiyorlarsa açlıktan ve salgın hastalıklardan telef oluyorlardı. “Korkunç bir durum… Radovişta ile İştip arasında yaklaşık 2 bin Türk göçmen, çoğu kadın ve çocuk, açlıktan öldüler-sahiden yalnızca açlıktan.” Bulgar ve Yunan işgalinin yaşandığı bölgelerde olanlar da utanç vericiydi. Makedonya bir cehenneme dönmüştü. İngiliz konsolosluk raporlarından birinde, “Kavala ve Drama yörelerinde … çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur” diye yazılmıştı. Rainovo, Kilkis ve Plantza’da Türkler toplu halde yakma yoluyla infaz edilmişti. Rodop Dağları’ndaki Pomak köyleri top ateşine tutularak yok edilmişti. Dimotike’de “silahsız Türkleri nehre atıp yabanördeklerine ateş eder” gibi avlamışlardı. Mustafapaşa’da hayat bir “şeytan oyununa” dönüşmüştü. Makedonya Lejyonu denen katiller çetesinin geçtiği her yerde, örneğin Tırnova’da, Kırcali’de, kadını ve erkeğiyle Müslümanlar “boğazları kesilmiş” olarak yatıyorlardı. Yunanlılar ise örneğin, Pravişta, Doyran, Gevgili ilçelerinde hemen hemen bütün ileri gelen Müslümanları öldürdüler. Gümülcine’de, Kavala’da, Serez’de, Ustrumca’da öldürülenlerin sayısı hesapsızdı. Örneğin Kavala’da yerliler hariç, buraya sığınmış yedi bin muhacir katledilmişti. Serez’de öldürülenler beş bin kadardı.
Kosova’dan itibaren göç yollarına düşenler Vardar Vadisi üzerinden Selanik’e yığılıyordu. O sıralar Selanik hâlâ Osmanlı toprağıydı ve Balkanlar’da sığınılacak son noktaydı. Ancak Selanik’in kaderi de farklı olmadı. Yunanlılar Selanik’i bir protokol ile savaşsız ele geçirmişti. Selanik’teki Türklerin ve savaş boyunca buraya doluşmuş on binlerce sığıntının hayatları garanti edilmiş, talan ve yağmaya göz yumulmayacağı taahhüt edilmişti. Tam tersi oldu. Türklerin ve Yahudilerin ne canı ne de malı korundu. Bir Alman gazeteci, Selanik’in fethini şöyle duyurdu: “Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi.” Times muhabiri ise “Yunanistan’ın zaferini ne yazık ki fazla takdir edemiyoruz” diyerek olanları özetledi. Tarihçi Mark Mazower, özellikle şehir dışındaki köylerde Türklerin nasıl sürüldüğünü ve katledildiğini ayrıntılarıyla anlatırken, çarpıcı bir ayrıntıya da yer verir: “Müslümanlar yakalarına haç takmaya zorunlu tutuluyorlardı.”
Yaşananlardan üç yıl sonra Selanik’e gelen Amerikalı gazeteci John Reed, Türk şehri olarak nitelediği Selanik’in ölümünü yazmıştı. “Türk şehir geriliyor. Camiler birbiri ardına yıkıntı haline geliyor ve her ay müezzinin yüzyıllardır ezan okuduğu bir minare daha susuyor ve ıssızlaşıyor. Selanik Türkleri can çekişiyordu. Kentin kendisi de can çekişiyordu: Ülkesinden koparılmıştı.”
Savaşın başladığı 1912’den itibaren Türkiye’ye sağ salim ulaşabilmiş sürgün sayısı 413 bin 922 kişiydi. Balkanlar’da kalanların da sayısı belliydi ve göç edenlerle kalanların sayısı toplandığında savaş öncesindeki nüfusun yaklaşık 650 bininin kayıp olduğu ortaya çıkıyordu. Bunların tümünün katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindi. Balkan Savaşları’nda ölen, esirken öldürülen on binlerce asker ile devlet görevlileri ve aileleri bu sayılara dahil değildi.
Balkanlar’daki Müslüman nüfusunun yüzde 35’i sürülmüş, yüzde 27’si kıyıma uğramıştı. Kalanlar artık azınlıktaydı. “Irklar savaşı” meyvesini vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar’ın hayatından uzaklaştırılmıştı. Bu da yetmemiş olacak ki, Balkanlar’da kalan Türklerin, Arnavut ve Boşnakların Türkiye’ye sürgünü 2000’li yılların başına kadar devam etti. Yeni Türkiye Cumhuriyeti de, kurulduğu günden bu yana kesintisiz süren, kimi dönemlerde kitlesel nitelik kazanan göçleri karşılamak zorunda kaldı.
Kemal Tayfur Atlas Degisi Kasım 2012 🇹🇷🇧🇦🇽🇰🇲🇰🇦🇱
submitted by CreativeGrand to KGBTR [link] [comments]